Bakışımsız Bir İlişki Olarak Savaş: Irak Örneği
Seyfullah Pazarcıklı
Savaş, bilginin somutlaştığı mekandaki yer değiştirme biçiminin aşırı bakışımsızlaşmasından öte birşey değildir.
Çağların getirdiği adaletsizlik, kitlelere kendisini "adalet" olarak tanıtabilmek için kitleyi tıpkı fizikçinin maddeyi çözümlerken tuttuğu yolda olduğu gibi en ufak birimlerine dek ayrıştırır. Böylelikle bütünün kişiyi uyuturken aslında uyanık olduğunu zannettiren sözde yıkıcı etkisinin, kişinin bireysel gelişiminin gücü oranında zayıflatılmasına girişilmiş olur. Kitleden kopan birey, oluşan yeni alanda mutlu olduğu oranda zayıflarken kitleden kopmamış olanlarsa henüz mutlu/mutsuz olma aşamasında bile değildir.
Kişinin kavgasını kendisiyle sınırlamaya eğilimli çağımız aslında hala derin bir umutsuzluğun getirdiği cüretkarlıkla çırpınmaktadır.
Egemenlerin gri donlu tanklarıyla göğün dostu mu düşmanı mı bilinmez ama göze düşman kulağa düşman uçaklarıyla bugün insanlığın başladığı bir coğrafyayı cehenneme çevirmesi ne bir tesadüfle ne de insanlığın yüksek çıkarlarıyla açıklanabilir. Öyle anlaşılıyor ki, daire kapanmaktadır. Herşeyin bulanıklaşacak kadar herkese yakınlaştığı bir dönemde ilerleme denen şey meğerse Teksaslı bir sığır çobanıymış; uygarlık aslında artık hiçbir güneşin aydınlatamayacağı kadar yerin dibine geçmiş bir Britonmuş!
Auschwitz'den sonra şiir yazılamayacaktı, ya Irak'ta sonra...
Konuşmanın konumlandığı alan olarak iletişim, her an kılık değiştiren iktidar düşüncesi, taraflardan birinin konuyu benimsemesiyle durulur, ancak dinmek bilmez. Mahşeri bir kalabalğın orta yerinde cılız sesini duyurabilmek, mümkünse öteki sesleri silmek peşindeki büyük birey küçük insan, "düzenin" olmadığını duyumsadığı anda saldırganlaşarak aslına döner: Hayvan olur. Bütün o büyük ülküler unutulmuş, bir torba şeker, bir şişe su, bir parça ekmek paha biçilmez değerler olmuştur.
Devletler, düzenin ta kendisi olarak herşeyi, sıraya koyar, bir kurala bağlar. Bu uygulamalar, konuşmanın, sözün dilbilgisine bağlanmasından başlar, düşüncenin eğitim kurumlarında yontulmasına dek uzanır. Bu süreçte savunulabilecek mutlak anarşi/kaos bile ancak "büyük düzeni" rahatlatıcı bir sibop görevi görür.
Kitleyi en azından lojistik amaçlarla kazanmak peşindeki muhalif hareketler işte ya bu tuzağa düşeceklerdir ya da bir biçimde direnç noktası/mevzisi olabilecek bir önlem almak zorunda kalacaklardır. İnsanın düşünsel birikiminin şaşırtıcı biçimde egemenlerin tekelinde, yalnızca onlara hizmetle yükümlü muazzam bir kara-deliğe dönüşmesiyle bu önlemin nasıl alınacağı daha yakıcı bir soruna dönüşmektedir. Çok değil daha iki yüz yıl önce kurulu düzen güçleriyle gerçekten göğüs göğüse çarpışılan meydan artık yoktur. O çağda barikatların ardındakiler, karşı tarafın eşleniği idiler. Bugün kitleden bireye dek uzanan zincirde hiç kimse ya da hiçbir örgüt -intihar etmek niyetinde değilse- kurulu düzenle göğüs göğüse çarpışma lüksüne sahip değildir. Amaca giden yolda kullanılabilecek hiçbir araç yoktur ki, önceden devletçe tahrip edilmiş ya da ele geçirilmiş olmasın. O nedenle, Irak savaşında Saddam Hüseyin'in eskiden Amerika için çalışan bir görevli olması ya da Irak'ın elindeki silahları zaten Amerika'nın zamanında Irak'a vermiş olduğu gerçekleri şaşırtıcı ya da inanılmaz olmaktan çıkmıştır. Denebilir ki, Amerika kendi evladını yemiştir!
O halde iyi nedir? Kötülük nerededir? İnsanlar ne umarak yaşamaktadır? Bu gibi soruları yanıtlamaya, soruları sorulamaz yapmadıkça, boşuna çabalamış oluruz. Belki en kestirme yol, düşünceyle onun getireceği eylem arasında kalan zaman dilimindedir. Çünkü öngörülemez olan, tüm düzenlerin hala en azılı düşmanıdır!
|
|