![]() |
karşıYuvar
|
![]() |
|||||||||||||||||
Küresellik söylemi, ekonomisi, sosyal ve kültürel ilişkileri ile 90'lardan beri ortalığı kasıp kavurur ve daha da büyüyüp genişleyip her alanda hakim olmaya çalışırken, yine aynı yıllarda, tesadüf müdür nedir (?!), yoksulluk ve çocuk emeği ile ilgili olarak yapılan çalışmalar da büyük bir ivme kazandı. Bunun bir ayağında, küreselleşme ile birlikte hem birey-aile bazında hem de ülke bazında yoksulun daha da yoksullaşması gelirken, diğer ayağında, bu alanın ülkelere dair veri toplama yoluyla ve bu alanda gerçekleşecek projelerle, ülkelerin ekonomik ve siyasi yapılarına direk müdahaleyi olanaklı kılması yatmakta. Dolayısıyla ortaya öyle bir görüntü çıkmakta ki, zaten ulusal ve uluslararası oluşumlarla sarılmış yapısallık çemberi, bu çemberi kırma kisvesi altında atılan adımlarda daha hızlı dönmekte. Çocuk emeği probleminin, yoksulluk ve azgelişmişlik problemlerinin içinde yer aldığı ve bu problemlerin uzantısı olarak milyonlarca çocuğun hayatını tehdit ettiği, üzerinde anlaşmaya varılan bir gerçek. Bununla birlikte, bu konu, nedensel ilişkiler ağı içerisinde incelenemeyecek kadar karmaşık bir örgüye sahip ve aynı zamanda, yoksulluğu ve azgelişmişliği üreten ve yeniden üreten bir özelliğe sahip. Diğerleri bir yana, bu karşılıklı ilişkinin ortaya çıkış noktası çok basit bir gerçekten doğmaktadır. Her bir minik bireyin yaşam karşısında aldığı pozisyon, kendisinin ve ailesinin içinde bulunduğu, her türlü mikro ve makro ölçeği içinde barındıran sosyo-ekonomik, politik, kültürel ve ideolojik ilişkiler ağı içerisinde şekillenmektedir. Bu şekillenme, yarının yetişkinlerinin temelinin atıldığı noktadır. Dolayısıyla, gelişimleri boyunca temel hak ve özgürlüklerinden yoksun olarak yaşamak mecburiyetinde kalan, bu süre içerisinde eğitim ve kişisel gelişim olanaklarından yoksun kalan, ve daha küçük yaşlarda hayatın tek gerçeğini, ekonomik dürtülerle biçimlenmiş bir acımasızlık çemberi olarak bilen çocuklar, yetişkinliklerinde bu biçimlenmenin bir devamı olacaklardır. Yani, geleceğin sosyo-ekonomik ve sivil hayatını belirleyen temeller, bu şekillenmeler doğrultusunda atılıp, ondan sonraki nesillere taşınacaktır. Ulusal ve uluslararası düzeyde bakıldığında ise, tüm bu olumsuzluklar, ulusların sosyo-ekonomik ve insani gelişim göstergelerinde hep alt sıralarda yer almalarına yol açacaktır. Ayrıca, "yoksulluk" ve "çocuk emeği" küresel söylemin içine emdirilirken, üçüncü dünya ülkelerine direk müdahalenin bir yolu haline gelebilmekte ve bu alanda yapılan "yardımlar" borçlanma üzerinden yapıldığı için de ülkeleri daha da "yoksul"laştırabilmektedir. Dolayısıyla, çocuk emeği ve yoksulluk problemleri, nedensellik örgüsünden ziyade, yapısallık kısırdöngüsü içerisinde, ve her türlü ulusal ve uluslararası ilişkiler ağı içerisinde yeniden üretilmeye mahkum kalmıştır. Bu kısırdöngünün uluslararası ayağının temelinde, ülkelerin bağımlılıkları ve bağımlı kılınmaları yatmaktadır. Ülke düzeyinde ekonomik, politik ve sivil yapıların iç dinamikleri içerisinde üretilen değer ve ürünler, dış bağımlılıkların da bu üretime katılımıyla birlikte daha da şiddetli yaşanmakta ve içinden çıkılmaz bir hale gelmektedir. Türkiye gibi, nüfusun % 60'ından fazlasının yoksulluk sınırları altında yaşadığı bir ülke için, bu uluslararası bağımlılıklar kaçınılmaz hale gelmektedir, ve getirilmektedir de... Örneğin, azgelişmişlikten mustarip üçüncü dünya ülkeleri, yoksulluklarını ve yoksulluk eksenli sonuçları önleyip sona erdirebilmek için, Dünya Bankası başta olmak üzere, projeler ekseninde para dağıtan "gelişmiş" kurum ve kuruluşlara bağlıdır. Gelin görün ki, söz konusu donörler, bu "yardım"ları, borçlanma temelinde dağıtmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan durumda, azgelişmiş ülkeler yoksulluklarını ortadan kaldırmak için giriştikleri çabalarla daha da yoksullaşmakta, bu yoksulluğu gidermek için para dağıtan donörler ise bu ülkelerin yoksullukları üzerinden para kazanmaktadırlar. Ayrıca, bu ekonomik bağımlılık ve bağımlı kılınma ilişkisi, siyasi alanda da her zaman aşina olduğumuz bağımlılıklara bir yenisini katarak yeniden üretmektedir. Türkiye'de yürütülen projelerden örnek verecek olursak, Dünya Bankası'nın 400 milyon Amerikan Doları (borç) vererek başlattığı Sosyal Riski Azaltma Projesi, IMF ve Dünya Bankası direktifleri doğrultusunda gerçekleşen "yapısal" reformların bir ayağını oluşturmaktadır. Hatta bu projeyi yürüten Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu, önceden Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na bağlı bir birimken, daha sonra Başbakanlığa direk olarak bağlanmış; ve siyasi yapının içerisinde en güzide yerini almıştır. Tabi, bu örneklerden sadece bir tanesi, söylemeye gerek var mı? Yine bu iyi niyet kisvesi altında, üçüncü dünya memleketleri üzerinde uluslararası oyunların döndüğü başka bir olaya geçenlerde tanık olduk. ABD Dışişleri Bakanlığı, İnsan Kaçakçılığı Raporu'nu 12 Haziran 2003 tarihinde yayımladı. Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO), 1992'den beri uygulanmakta olan Çocuk Emeği'nin Sona Erdirilmesi Uluslararası Programı'na (IPEC) göre çocuk kaçakçılığı en kötü çocuk emeği biçimlerinden en başta geleni. Zaten çoğunlukla kadın ve çocukların cinsel sömürü ve emek kullanımı amaçlarıyla bu kaçakçılığa maruz kaldığı düşünülürse, insan kaçakçılığı esas olarak bu iki grubu kapsıyor da denebilir. Gelelim Rapora: Tam da Dünya Çocuk Emeği Günü'de yayımlanan rapor, kaçakçılıkla mücadele düzeylerine göre ülkeleri sınıflandırmış. İnsan kaçakçılığını yasaklama ve mücadele ile ilgili minimum standartları karşılayan ülkeler, bu standartlar için büyük çaba sarf eden ülkeler ve hiçbir şey yapmayan ülkeler. Haliyle, Türkiye üçüncü gruba giriyor: Diğer 13 ülkeyle beraber insan kaçakçılığı konusunda hiçbir şey yapmayan ülkeler arasına, yani en kötü 3. gruba. Türkiye, kendi sınırlarını kapatmak ve yakalanan kurbanları sınırlarının dışına göndermek dışında adım atmayarak uluslararası toplumla işbirliği yapmıyormuş. Tabi mesele, Türkiye'nin hangi kategoriye girdiğinden çok, böyle bir kategoride bulunmasının onun üzerinde uygulanacak olası ne gibi yaptırımlara gebe olduğu konusunda. Esas mesele de burada başlıyor zaten. Rapora göre Türkiye cinsel sömürü ve emek sömürüsü amacıyla kadın ve çocukların kaçırıldığı hem bir varış, hem de bir transit noktası. Yine aynı rapora göre, bu hiçbir şey yapmayan ülkelerin maruz kalabileceği gelişmeler (tehditler) -1 Ekim 2003 tarihine kadar yine onlara göre işbirliği yapmazlarsa eğer- ise şöyle: ABD yardımının kesilmesi, o ülkeye ikili ve çok taraflı ekonomik ambargo uygulanması, gerekli müdahale. ABD yönetimi, 1 Ekim 2003'e kadar üçüncü grupta yer alan ülkeleri izleyip atılan adımlara bakarak yeni bir değerlendirme yapacak. İşte mesele de burada başlıyor; bu izleme-değerlendirme sırası ve sonrasındaki gelişmelerle. Bir kere, insan kaçakçılığı, insan hakları, çalışma yasaları ve çocuk hakları ile ilgili belirlenen sözleşmelerle ilgili olarak taşıdığı aykırılığının yanı sıra, temelde ülkeler arasındaki sınır ilişkileri ile ilgili. Dolayısıyla, alınacak önlemler, ülkelerin sınır ilişkileri üzerinde karşılıklı vardıkları mutabakatlara göre biçimleniyor. Bu sınır ilişkileri doğrultusunda, insan kaçakçılığını önlemek için sınırlar üzerinde karşılıklı askeri önlemler getiriliyor. Ülkeler sınırlarını korumaya almadıkları durumlarda ise, yukarıdaki muğlak ifade ile belirtilen "gerekli müdahale" yine sınırlar üzerinden gerçekleşecek bir müdahale ile ilgili. Türkiye'nin güney ve güney doğusu kaynama noktasındayken, yoksulluk ve çocuk emeğinin yine Amerika merkezli bir "korumacılık" söylemiyle kullanılması şaşırtıcı olmasa gerek. Tabi, bu arada unutmadan söyleyelim, bizimle aynı gruba giren diğer ülkeler ise büyük ağırlıkla Eski Sovyetler birliği ülkeleri; yani, Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Ermenistan, Rusya, Ukrayna, Moldavya, Özbekistan. Tabi bu da ister istemez ABD'nin Türkiye'nin güneyindeki petrol rezervleri dışında, kuzeyindekilere de mi kafayı taktığı sorusunu getiriyor akla. Komplo teorileri tükenmez tabi; ama mesele sınırlar üzerinden yürüyen bir "korumacılık" söylemi olunca, ABD'nin bu konuda hiç de masum olmadığı artık tüm dünyaca bilinen bir gerçek. Sonuçta, yoksulluk ve çocuk emeği, biz 3. dünyalıların mağdurluklarının hem bir sonucu hem de nedeni. Gelin görün ki, yapısallığın kısır döndüğü bu ortamda, bu problemlerin sona erdirilebilmesi adına giriştiğiniz çabalar bu döngüyü kıracağına, daha da hızlandırıyor. Yani, bu çemberin aslında hiç de dışı yok; onu kırmaya çalışsak da, onun esintisine kapılıp gitsek de... |
|
||||||||||||||||||