karşıYuvar

cinNet     altYazılar     çizgiDünya     cinAynalar     karşıYuvar     dipŞiirler     belGelik     baĞlantı  

 Karaşın Bir Halk Çocuğu'nun Ardından

Ahmet Orhan  

Saygıdeğerlik

Memleketimizin ayırt edici özelliklerinden bir tanesi de saygıdeğerlik sorunudur. Yüzlerce politikacımız, gazetecimiz, televizyoncumuz, yazarımız, akademisyenimiz, tırnak içinde aydınımız var. Bununla birlikte bir de adına kısaca halk diyebileceğimiz, bizler varız. Bizlerin gözünde bu "aydın" tayfasının saygıdeğerliği nedir diye soracak olursak memleketimizin ayırt edici özelliği daha bir belirginleşir. Bırakın saygıdeğerliği, sözünü ettiğim topluluğun şerefli olma hallerine yönelik menfi düşüncelerimiz olduğunu söyleyebiliriz.

Kendisine sunulan küçücük oyun bahçelerinde mesleklerini mutlu mesut icra edenler mi dersiniz; resmi söylemi iliklerine kadar emmiş, kraldan çok kralcı olanlar mı dersiniz, mesleklerini ilgilendiren bir konuda üst makamlardan herhangi bir işaret gelmeden yorum yapmaktan kaçınanlar mı dersiniz… İşte şeref-şerefsizlik denkleminde –en azından benim dikkate aldığım- en önemli belirteç budur. Politik rengi olmayan herhangi birisinin aydın olduğu söylenebilir mi? Ya da politik rengini paranın rengine göre belirleyen ya da kafalarının içi jandarma karakollarından daha teçhizatlı olduğu için beyinlerine gelişim alanı bırakmamışlar için aydın diyebilir miyiz?
Evet diyebiliriz. Çünkü memleketimizin saygıdeğerlik kavramıyla ilgili ciddi bir problemi var. Sanatçıları kalça çeperleriyle ölçen, cuntacıları ressam kabul eden bir milletiz. Banka boşaltmaktan başkalaşma geçirerek burunları hortuma dönüşmüş fillerin hamilerini cumhurun başına getirmiş, orada kalmasından rahatsızlık duymamış bir milletiz.

Sireli Yeğpayris: Hrant Dink

Saygımıza mazhar olan bir avuç insanın ya sürgünde ölmesine ya da evlerinde, sokaklarda infaz edilmesine, saman alevinden öteye geçemeyen bir tepki vermekten bile imtina eden bir milletiz.

Saygıdeğerlik durumunu hafızalarımızdan sonsuza dek silmek için girişilen eylemlerden birisi daha sahnelendi. Yetiştirme yurdunda büyümüş bir halk çocuğunu, Hrant Dink Ağabeyi Avrupa Yakası'nda bir sokakta yitirdik. "Karaşın" bir tarihçiyi, "sıkı" bir gazeteciyi, "sivil" bir Ermeni'yi yitirdik. Bizler, yani halk, pijamalı apartman görevlilerle ve sonradan görme, sınıf atlama heveslisi lümpenlerle meşgul olurken Avrupa Yakası'nda sahnelenen bu yeni oyun bizi yeniden toplumsal çöküşümüzle yüzleştirdi.

Ömer Lütfü Barkan'ın ölümü üzerine Lütfü Güçer'in yazdığı bir gazete yazısı geliyor aklıma. Finalini değiştirerek alıntılıyorum:
"Enver Meriçli'nin 'Patlak Gözlü Manol'ü; İsmail Eren'in Cuma, Pazar, Bayram, Yortu demeden çalışır tesbit ettiği Teofilos'u; benim Karanohut ve Ali Sevindik'in, araştırmacı ve daktilo olarak çalışmalara katılmış Zeliha Vidiner'in utancından Farsçasını söyleyemediği 'sırt hamalları' (Hammalan-ı puşt) ve Mübahat Kütükoğlu'nun Çingene Derviş'i; hepiniz, hepiniz. (ve) binlerce işçi kıyam edin, Hrant Dink'i karşılayın…"

Kıyam edin ve karşılayın çünkü yetiştirme yurdu çıkışlı, kendi ülkesinde zenci bir halk çocuğunu yitirdik. Zenciydi çünkü cemaatinin beyazları Amerika'da, Fransa'da soykırım alıp satarak kasalarını doldurmakla meşgulken, Hrant Ağabey ülkesinin çorak tarlalarında bir filiz yeşertmeye çalışıyordu.

Birileri onun ipini çekiverdi işte. Tetikçinin bir satır olsun onun yazısını okuduğunu sanmam. Türklüğü aşağılamak suçundan "suçlu" bulunan Hrant Ağabey'in tetikçisinin soyunda Ermeniler, Yahudiler, Lazlar, Çerkezler, Süryaniler olduğuna eminim ama. Her bir memleket evladının damarlarında tüm bir Anadolu halklarının kanının dolaştığına şüphe var mı? Çocukluğumda dinlediğim Ruhi Su'nun bir deyişini hatırlıyorum: "Ağaç baltaya demiş ki, sen beni kesemezdin; ama ne yapayım ki sapın benden".

Hrant Ağabey'in katlini Türk-Ermeni sorunu etrafına değerlendiren tüm yorumlar yanlış değilse bile eksiktir. Küçük bir detaydır. Sorun 1915'te de sınıfsaldı, bugün de sınıfsal yarın da sınıfsal olmaya devam edecek. Ta ki, saygı değerlikle şerefsizlik arasındaki, iyiyle kötü asındaki kavgadan biz yani "Halk", galip gelene kadar.

Bu ülke herhangi bir kurucu kimliğe sahip değil. Bu ülke herhangi bir etnik grubun çıkarlarına göre tasarlanmış değil. Ülke emperyalizm uşaklığı dinamiği üzerinde yükseliyor ve bu misyonu sürdürebilmek için para-militer faşizmden besleniyor. Bu misyon tranvesti ve transseksüelleri satırlarla doğruyor, afiş asan çocukları linç etmek için tetikte bekliyor, alışveriş merkezlerinde kız çocuklarını dövüyor, yetmezse kasap çengeline asıyor. Sezonluk işçileri tren vagonlarına hayvanlar gibi istifleyerek sevkıyat yapıyor. Grevdeki işçilerin üzerine aç bıraktıkları onlarca fakirle saldırıyor. Bu misyon, halk çocuklarına bir avuç zengin azınlığın tuvaletlerini temizlemekten başka bir gelecek önermiyor. Bu vaade kulak asmayanları tiner torbalarına hapsediyor. Hiç yoktan yarattığı silahlı uşaklık örgütlerinin kucağına bırakıveriyor. Zamanı geldiğinde bu çocuklardan birini Hrant Ağabeyi öldürmeye, diğerini on yıllardır oturdukları mahallelerini belediye mafyasından korumaya çalışanları sindirmeye gönderiyor.

Sözü edildiği gibi, Hrant Ağabey'e sıkılan kurşunlar bu ülkenin birlik ve beraberliğine, huzur ve barış ortamına sıkılmış değildir. Bu ülkede ne birlik beraberlik ne de huzur ve barış ortamı vardır. Barış sözcüğünü duyduklarında "eli belindeki silahın kabzasına giden" uşakların sindirdiği bir memlekettir burası. Elleri bir kez o kabzayı kavradığında kurşunlar Ape Musa'ya, Uğur Mumcu'ya, Hrant Dink'e sıkılır. Gözünü kapatmayan, kulağını tıkamayan, diline ket vurmayan her halk çocuğu, her "karaşın tarihçi" bu uşakların hedefidir. Çünkü eğer ortadan kaldırılmazlarsa halkların kardeşliği egemen olabilir, işçiler haklarını almak için patronlara karşı ayaklanabilir, üniversitelerde bilim üretilebilir, bölgesel geri bırakılmışlığa karşı top yekun bir savaş başlatılabilir, toplumsal zenginlik eşit olarak bölüşülebilir.

Sevmek Zul, Terketmek İmkansız

Şimdi bütün bunlar olmasın diye silahını dolduran bu misyon bize bir kez daha "ya sev, ya terk et!" diyor. Oysa onun sevmekten anladığı "kendi öz çocuklarını boğdurmak", kardeş çocuklarının bombalar altında can vermesini alkışlamaktan aşka bir şey değil. Çünkü kendileri gibi olmayanları sevemiyorlar. Kendileri gibi olmayanları satın almak için bürolar açıyorlar. Valiler atıyorlar, nakit çalışan. Mahkemeler kuruyorlar senetler imzalatmak için. Eğer satın alamıyorlarsa hedef gösteriyorlar. Büroya bağlı gazeteler, televizyonlar, bakanlar... Tuvalet temizlemek, tiner torbasına gömülmek dışında seçeneği olmayan başka bir halk çocuğunun eline silahı veriyorlar. Sonra da bize dönüp "sevmiyorsan, terk et" diyorlar.

Biz de diyoruz ki, hayır sevemeyiz. Hrant Ağabey'in Türkiye'sini terk etmemiz de mümkün değil. Saygıdeğer bir yaşantımız olsun istiyoruz çünkü. Şerefimizi korumak istiyoruz.


 yukarı

birgün bu kopkoyu
faşizmden sağ çıkarsam kendime ne söyleyeceğim?

Tıfıllar için tıklayın...


cinNet'e arabir sorulan sorular